Osmanlı mı, Türk imparatorluğu mu?

Osmanlı mı,
Türk imparatorluğu mu?

Osmanlı’nın kökeni

Son günlerde Osmanlıcılık öne çıkarılarak sözde yeni Osmanlıcılığa bir temel oluşturma çabası açıkça görülmektedir. Tarihsel gerçeklerden kopuk ideolojik bir tarih yazımı ürünü olarak Osmanlıcılık ve Osmanlı imparatorluğu kavramları, bu imparatorluğun Türk imparatorluğu olduğu olgusunu örtme çabası olarak açıkça görülmektedir.

Tarihsel metinleri okuduğumuzda karşımızda tarihsel yorum olmayan belgelerde Türk imparatorluğu kavramını açıklıkla görürüz. Apaçık olan bu olgu sanki bir keşif yapılmışçasına ortaya konuluyormuş gibi algılanmaktadır. Selçukluların İran ve Anadolu’yu boydan boya fetheden ve bu fetihlerden sonra meydana gelen Türkmen göçü ile küçük Asya’nın ve İran’ın Türkiye olarak anıldığını 11. yüzyıl belgelerinde görürüz.

Cohen, “Türklerden Önce Anadolu” isimli kitabında, Anadolu’nun, daha doğrusu Küçük Asya’nın, kısa sürede Türkleşmesini tanımlamaktadır. Osmanlı devletini Türk kavramından soyutlama çalışmaları Wittek’in gaza temelli kuruluşunu öne çıkarmakta ve bizim İslamcı yorumcularımız bu tez üzerine atlamaktadırlar.

Gerçekte ise Wittek, “barbar Türklerin” Osmanlı devleti gibi evrensel bir devleti kuramayacaklarını, bu devletin kuruluşunda esas olan etkenin Anadolu’da Rumların İslamlaşması olduğunu belirterek Türklük olgusunu tümüyle dışlamaktadır.

Gerçekte ise Osmanlı devleti Türk İmparatorluğu’dur. Bu Türk imparatorluğu bürokratik geleneğini Selçuklu devlet geleneğinden almaktadır. Mustafa Akdağ Osmanlı devletini kuranların bir komünal topluluk olarak yorumlayan tarihin diyalektik bir süreç içermediğini, Selçuklu Devletinin, Selçuklu Türk imparatorluğunun uç beylikleri yöneticilerinin kurduğu bir Türk imparatorluğu olduğunu bize tarihsel olarak kanıtlar.

Kayı boyuna karşı Wittek’in böyle bir boy olmadığı teziyle İslamlaşmış Rumlar kavramı, ileri devlet gelenekli Selçuklu Ümerasının Osmanlı devletini kurmuş olmasıyla diyalektik bir biçimde açıklanır.

Osmanlı İmparatorluğu

İstanbul’un Türkler tarafından alınarak Türk imparatorluğunun başkentine dönüştürülmesi sürecinde dünya ticaret sistemi İstanbul ve Bursa merkezli olarak biçimlenmiştir.

Osmanlı ve dünya sistemi

Bir başka ifadeyle Doğu Roma coğrafyası üzerinde Türk imparatorluğu kendi bürokratik kurumlarıyla kurulmuş ve bu kuruluş kesintisiz olarak Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Türk imparatorluğu olarak süregelmiştir. Bu gerçek Batı tarafından aynen algılandığı için tüm 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Batı kaynaklarında Türk imparatorluğu kavramı yer almıştır. “Akdeniz” kitabını yazan ve Batı yanlısı bir uygarlık tarihçisi olarak bilinen Ferdinand Braudel “Akdeniz” isimli kitabında 16. yüzyılda Türk imparatorluğunun Akdeniz egemenliğini bütün ayrıntılarıyla tanımlamaktadır.

Keza Türk karşıtı bir Akdeniz ticaret ta­rihi yazan W. Heyd, 19. yüzyılda kaleme aldığı kitabında Türk imparatorluğunun dünya ticaret sistemini gerilettiği temelli bir tez ileri sürmektedir. Bu tezde dünya ticaret sisteminin merkezi olarak Venedik ve Cenova’yı öne çıkarma eğiliminde olmasına karşılık Türk imparatorluğunun Venedik ve Ceneviz egemenliğini sona erdirmesini hayıflanarak kaleme almaktadır. Ve böylelikle Akdeniz ticaretinin ve dünya sistemindeki gerilemenin sebebini Türk imparatorluğunun olumsuzluğuna bağlamaktadır.

Son zamanlarda Türkiye’de çevrilen Halil İnalcığın 13 ila 16. yüzyıl tarih çalışmalarını okuduğumuzda gördüğümüz olgu, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle başlayan tarihsel dönem, yani İstanbul merkezli dünya sisteminin kuruluşudur. Gerek Braudel de gerek Wallerstain’da ve Arrighi’de Akdeniz dünya sistemi olarak 15-16. yüzyılda modern kapitalizmin başlangıcını Venedik Ceneviz sistemine bağlama eğilimi bu temelde bütünüyle çürütülür.

İstanbul’un Türkler tarafından alınarak Türk imparatorluğunun başkentine dönüştürülmesi sürecinde dünya ticaret sistemi İstanbul ve Bursa merkezli olarak biçimlenmiştir.

Halil İnalcılık’ın çalışmalarında en ayrıntılarıyla İstanbul-Bursa merkezli dünya sistemi ekümenik alanı tanımlanmıştır. Kabaca bu sistemin ekümenik ticari ağlarını çizersek, Hindistan’dan Mısır’a Kızıl Deniz yoluyla gelen, Mısır’

dan İstanbul’a doğru uzanan ba­ha­rat ticareti ve ipek ticareti; diğer taraftan İran’dan Erzurum ve Erzincan üzerinden Bursa ve İstanbul’a uzanan ticaret yolu, Akdeniz’

den Karadeniz’e Türk İmpa­ratorluğuyla ulaştırılmaktadır. Yani İstanbul’dan Kırım Kefe’ye uzanan deniz yolu yanında İstanbul’dan Balkanlar üzerinden ve Odesa üzerinden eski adıyla Eflak Boğdan’dan Polonya’ya uzanan ticaret yolu İstanbul merkezli Türk imparatorluğunun dünya ekonomik sistemindeki merkezi yanını gösterir. Doğu sorunu olarak Marks’ın ve Engels’in 1850’li yıllarda kaleme aldığı 1000 sayfalık yazıları okuduğumuzda Türk imparatorluğu ve Türkiye gerçeğini bir kez daha bütün çıplaklığıyla 19. yüzyılda da görürüz.

Engels ve Türkler

Engels’in barbar gelenekleri ve barbarları öven “Devletin Kökeni” isimli çalışmasına karşılık batıcı bir bakış açısıyla giriş yazısı niteliğinde kaleme aldığı “Türkiye’de Milliyetler” isimli geniş incelemesinde 19. yüzyılda Türkiye’yi ve Türk imparatorluğunu şöyle tanımlandırır:

Özetle, “Türkiye, Avrupa Türkiyesi kuzey Afrika ve Mısır Türkiyesi Asya Türkiyesi olarak tanımlanmaktadır.” Dikkatinizi çekiyorum 1850 yılında Türkiye dediğimiz zaman tüm Balkanları, Eflak-Boğdan’ı, Bosna-Hersek’i, Mora’yı alan bir Avrupa Türkiyesi’nden bahsediyoruz.

Bu bölge için Engels, “Eski Roma coğrafyasında bugün Türkler egemenliğini sürdürmektedir. Ve bu egemenlik askeri güçlerinden kaynaklanmaktadır. Yoksa Türkler sınıf olarak bu bölgede egemen sınıf değillerdir. Egemen sınıf olarak Rumlar Ermeniler Yahudi tüccarlardır. Türkler ise bunların yanında çalışan ayak takımlarıdır. Buna karşılık Türkler yönetici sınıf olarak bu bölgedeki üstünlüğünü korumaktadırlar” demektedir.

Burada ilginç bir olgu kapitalizme karşı olduğunu sandığımız Engels sömürülen sınıflar olarak Türkleri değil sömüren sınıflar olarak Rumları, Ermenileri, Yahudileri desteklemektedir. Ve Roma coğrafyasındaki bu bölgeden Türk egemenliği silinmelidir tarzında idealist ve iradeci bir Avrupalı bakış açısıyla olaya yaklaşmaktadır. Ve yinede Türk imparatorluğu ve Türkiye olarak Avrupa’nın Doğu kesimini kabul etmek durumundadır.

Marks bu yazılarda Rusların Karadeniz ticaretini ele geçirerek Türk imparatorluğunun Balkanlar ve Küçük Asya’daki egemenliğini İngiliz İmparatorluğu için bir felaket olarak yorumlamaktadır. Bu nedenle İngiliz gazetelerinde çıkan Rusya karşıtı Türkiye’yi destekleyen yazılarda Türkiye’deki ticari gelişmenin 19. yyda dünya sistemi açısından önemli olduğunu, bir başka ifadeyle İngiliz dünya sistemiyle Türkiye’nin bütünleşmesi, daha açık bir ifadeyle Türkiye’nin çevre olarak İngiliz dünya sistemine eklemlenmesi olgusunu desteklemektedir. Ama yine de Türklere karşı tepkisel davranışı buradaki ticareti geliştirenlerin Türkler olmadığı Rumlar Ermeniler Yahudiler olduğu tezini ileri sürerek Türk karşıtlığını öne çıkarmaktadır.

Burada vurgulamak istediğim Marks’a ve Engels’e karşı çıkmak değil, Batı merkezli Eurocentrik bir ideoloji olarak Marksizmin pratik yazılarda günlük yazılarda kendini ele vermesidir. Buna karşılık Türk imparatorluğu kavramını da yok sayamamaktadır. Keza İngiliz belgelerinde de Türkiye’yi bölme çabalarını okuduğumuzda karşılarındaki kavramın yirminci yüzyılın başlangıcında da Türk İmparatorluğu olduğunu görürüz.

Türkler dünya sisteminin önünde engel oluşturuyordu

Kırım savaşı öncesi İngilizler, Fransızlar ve Ruslar, Mısır önlerinde, Navarin’de, Türk donanmasını birlikte yakmışlardır. Yani Türk ticaret gücünü ve Türklerin dünya ticareti üzerindeki egemenliğini yok etme konusunda düşman kardeşler kolaylıkla koalisyona gitmişlerdir. Kırım savaşında ise Rusya’nın Kafkasya ve balkanlara doğru yönelimini ve boğazları ele geçirmesini engellemek için Fransızlar ve İngilizler Türklerle birlikte Rusları Kırım’da büyük bir yenilgiye uğratmışlardır.

Rusların İngiliz ve Fransızlarla çelişkisi Türk imparatorluğunun paylaşılması konusundadır. Rusya’nın temel tezi İstanbul merkezli bir Yunanistan kurarak bu Ortodoks ülkeyi Ortodoks Rusya’yla bütünleştirerek dünya ticaretinde egemen olmaktır. Bunun temel nedeni ise Rusya’nın tahıl ticaretinin başlıca ekümenik yolları Karadeniz’den boğazlardan geçerek güneye ulaşmaktır. Güneyden de Avrupa’ya giden yolu kullanma çabasındandır.

İngiliz ve Fransızların stratejisi, Rusya’nın Karadeniz yolunu kullanarak Türkiye üzerinden ticaretini keserek Rusya’yı Baltık denizine mahkum etmek ve Baltık denizindeki ticari ve askeri egemenlikleri ile İngiltere’nin Rusya üzerindeki egemenliğini sürdürme stratejisidir. Hem İngilizlerin Türkiye üzerindeki Karadeniz yolunu kontrol altına alacaklar hem de Rusya’yı kendi çevre ülkesi olarak tutacaklardır.

Diğer taraftan İran’da ise Rusya’nın Kafkaslara uzanımı ve Azerbaycan’ın işgali ile İran’dan koparılmasına karşılık İran’da İngilizler bir cephe oluşturarak Rusya’nın Basra körfezine ve Hindistan’a uzanımını durduracakları bir stratejiyi ortaya çıkaracaklardır.

Günümüz Amerika-Rusya-Türkiye ilişkilerini anlamak, Doğu Sorunu olarak 1850 yıllarında ortaya atılan Türkiye sorununu anlamamızdan geçmektedir.

Bu perspektiften günümüze yaklaştığımızda, günümüzdeki Osmanlı kavramının öne çıkarılarak bunun Türklükle olan ilgisini yok sayarak Osmanlıcılığı İslamcılığa indirgemek gibi bir gayret sözkonusudur.

Ve diğer taraftan Türkçülüğü Yusuf Akçura’nın makalesiyle Turancılık kavramıyla sınırlayıp Osmanlının Türk kimliğini örterek Türk kimliğini Turan coğrafyasında arama yanılgısı ortaya çıkmıştır. Günümüzde de büyük Ortadoğu Projesi’nin gerçekte bir Osmanlı coğrafyası ve Yeni Osmanlı Projesi olduğu, Osmanlının İslami kimliği günümüzde modest İslam’a indirgenerek etnik sorunların aşıldığı uyumlu bir Osmanlı coğrafyasını hedeflediği ileri sürülmektedir. Çocuk kandırmacasına benzeyen bu söylem maalesef taraftar da bulabilmektedir. Osmanlı İslamcı kimliğiyle Roma’nın yani Rumların Ortodoks dayatmasına karşı bir politika geliştirmiştir. Yani hiçbir zaman Osmanlı din değiştirmiş Ortodoksluktan Müslümanlığa geçmiş Rumlarca kurulmamıştır. Selçuklu Türk imparatorluğunun devamıdır. Ve Osmanlı Türklük kavramını hiçbir zaman pratik anlamda dışlamamıştır. Yani Osmanlının Türk imparatorluğu olarak Türk kimliğiyle farklı milliyetleri de yönettiğini Engels çok güzel belirtmiştir. Engels, “Türkiye’de Milliyetler” isimli yazısının en aydınlatıcı bölümünde ise Asya Türkiyesinin Türk etniğinin kaynağını oluşturduğu vurgular. Keza Braudel de Akdeniz’in ikinci cildindeki 16-17. yüzyılda Balkanlardaki Türk göçünü gösteren haritayı incelediğimizde Anadolu’dan kaynaklanan Türk etnisinin Avrupa ve balkanlarında etkin bir Türkleşmenin oluştuğunu, bugün bütün çabalara rağmen bu Türk kimliğinin Avrupa’dan silinmediği, Evlad-ı Fatihanların köklerinin ne derece derin olduğunu görürüz.

Bu da bize Osmanlının Türk kimliğini dışlamadığı, pratikte askeri yapısıyla Türk kimliğinin tüm imparatorlukta egemen olduğu ve bu egemenliğin etnik olarak etno jenoz olarak da Türkleşmeye hizmet ettiğini açıklıkla ortaya koymaktadır. Oysa günümüzdeki yeni Osmanlıcılar Osmanlının bu Türk kimlikli birleştiriciliğini yok sayarak Osmanlıyı Türksüzlük olarak sunma eğilimindedirler. Yani günümüzde Büyük Ortadoğu Projesi’nin coğrafyasında Türklüğü yok ettiğimizde Türk kimliğinin etkisini kaldırdığımızda diğer etnilerin güllük gülistanlık bir uyum içinde yaşayacaklarını vazetme saflığındadırlar. Oysa Balkanlardaki Yugoslavya savaşları 20. yüzyılın en büyük etnik temizliği olarak karşımızdadır. Ve bu etniler Engels’in çarpıtmasına karşılık Balkanlardaki 1 milyonu aşan Türk’ün yönetiminde, Türk kimliğiyle, Türkleşerek barış içinde yaşayabilmişlerdir.

Türkler etnik çatışmaların sebebi olamaz

Türklük kavramı barışla özdeşleşmiş bir kavramdır. Yani etnik barışla özdeşleşmiş bir kavram olarak Balkanlarda günümüzde de anılmaktadır. Ve Türkiye’deki “etnik çatışmaların” nedenini modern Türkiye’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin, kuruluşunda aramak eğilimi son derece gerçekten kopuktur.

Gerek Balkanlara gerek Arap Yarımadasına ve Kuzey Afrikaya düzen getiren ve buradaki etniler arasındaki 20.yüzyıldaki savaşların 500 yıl boyunca görülmemesinin nedeni Türklerin oluşturduğu bu bölgedeki Türkleştirmedir. Mısır’da Kıpçak kökenli Türk imparatorluğunun Yavuz Sultan Selim sonrası fethedilmesine karşılık buradaki Türk Kıpçak devleti Osmanlı Türk imparatorluğu tarafından aynen korunarak Napolyon’un Mısır’ı fethine kadar devam etmiştir. Keza Ortadoğunun en sorunlu bölgesi olan Irak bölgesi, Türk imparatoruluğunun Musul Bağdat ve Basra vilayetleri olarak yönetimindedir. Bu yönetim sürecinde bugün gördüğümüz etnik savaşlar, dinsel savaşlar söz konusu değildir. Buradaki birliği sağlayan da Türklük ve Türkleşme sürecidir. İran Türklüğü ile Küçük Asya Türklüğü arasındaki çelişki dünya ticaret sistemine egemen olma doğrultusundaki savaşlardır. Sünni- Alevi-Şii ayrımı değildir.

Sonuç olarak

Bu perspektifte olaya baktığımızda Büyük Ortadoğu Projesi coğrafyasından Türklüğün dışlanması ve bu bölgede modern Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanmasının bu bölgedeki sorunları, etnik ve cemaatsel sorunları, çözeceği yalanı koca bir yalandır. Diğer taraftan ise sözde Osmanlıcılara yem olarak uzatılan kavram, Türkiye Cumhuriyetinin batılılarca oluşturulmuş halifeliğe ve islama karşı bir proje olduğu ve böylelikle Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti’nin Fransızlara, İngilizlere ve İtalyanlara karşı antiemperyalist olmayıp İslami bütünlüğe karşı laik bir yapı olarak batılılarca ortaya çıkarıldığı gibi kargaların da güleceği mavallar ortaya sürülmektedir.

Yani yeni Osmanlı, Türklüğü devreden çıkarınca İslami yapıda tüm bu coğrafyayı yeniden birleştireceğini sanmakta ve böylelikle de Osmanlı günlerine dönüleceği hayali pompalanmaktadır. Oysa gerçek stratejide İran’dan Türklüğün yok edilmesiyle İran’ın İngiliz emperyalizminin güdümünde Fars şovenizmiyle yeniden kurulduğu gerçeğini unutmamamız gerekir. Keza aynı şekilde Hindistan Türk imparatorluğunun Mugal imparatorluğu diyerek Türk kimliği saklanmakta ve bu Türk imparatorluğunun Portekizlerle İngilizlerle savaşımı sonucu yıkılarak yerine Hint devleti, İngiliz emperyalizmine bağımlı Hint devletinin kurulduğu, gerçeğini hatırlamak gerekir.

Aynı şekilde Türkiye’nin bugünkü coğrafyasına parçalama için ileri bir hedef gösterilerek daha büyük bir coğrafyada yeni bir Osmanlı coğrafyasında egemenlik gibi bir söylem önümüze sunulmaktadır. Oysa bu söylemin tarihsel perspektifine baktığımız zaman bir Türk imparatorulğu olan Türkiye’nin Avrupa’daki Eflak-Boğdan, Bosna-Hersek, Mora coğrafyasında bugün Türklerden bahsedebilmek olanaksız hale gelmiştir. Emperyalizmin açık politikası budur. Keza Mısır, Irak ve Suriye’de Türk yönetimindeki ve Türkler tarafından yönetilen Memlük Türklerinin yönetiminde olan ve Osmanlı Türk imparatorluğuyla devam eden bölgede bu Türk imparatorluğu dönemini hatırlatan tüm anılar ve tüm anıtlar yok edilerek bu devletler köksüzleştirilmiş ve kimliksizleştirilmiştir. Ne acıdır ki, Türklerin temel kaynağı olduğu Türk etnisinin temel alanı olduğu Küçük Asya coğrafyasının üzerinde kurulmuş modern Türkiye’nin de bu tarihsel süreçten tarihsel kaderden kurtulabilmesi ancak devrimci bir bilinçle Türk kimliğine sahip olmakla mümkün olacaktır. Yoksa Türk kimliğinin yok edilmesiyle hedeflenen proje 21. yyda bizi beklemektedir. Burada etnik kimlikleri cemaatsel kimlikleri çok kültürlülüğü savunma adında hayata geçirilecek politika modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderini Türk imparatorluğu kaderine benzetme çabasıdır. Türk devrimcilerinin temel mücadelesi bu sürece karşı duracak bilinci iradeyi örgütlülüğü ve uyanıklılığı göstermektir.

                                                                  turksolu.org -   Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

Yorum Yaz